|
Dr.
Dindar, "Biat eden öfkelidir"
diyor.
Gerçekten de Erdoğan'ın hayatını bu iki
kelime çok güzel özetliyor.
Önce ayakkabılarını öpme derecesinde babaya,
sonra Erbakan'a ve tarikat şeyhlerine ve en sonunda da
ABD'ye biat.
Ve sonuç, sıklıkla yoksullara, işçiye,
köylüye, esnafa patlayan bir öfke.
İşte inceleyip kitabını yazan Dr.
Cemal Dindar'ın değerlendirmesiyle Tayyip Erdoğan'ın
ruh hali.
Dr. Cemal Dindar'ın kitabının tam adı,
'Bi'at ve öfke-Recep Tayyip Erdoğan'ın
psikobiyografisi'.
Psikiyatrist Dindar uzun zaman takip edip inceledikten sonra
yazmış bu kitabı.
Dindar'ın Bakırköy Akıl Hastanesi'nde çalışmaları
sırasında ruhsal sorunlu hastaların yazı ve
şiirlerini derleyerek oluşturduğu 'Bir Akıl
Hastanesinin Hatıra Defteri-Nal' adlı bir
kitabı ve yine toplumsal psikoloji üzerine 'Politik Psikolojinin
Cinleri' ile 'Deliliğin Resimli Sivil Tarihi-Yuvasız
Kuşlar Gibi' adlı kitapları da bulunuyor.
Dr. Cemal Dindar'la Recep Tayyip Erdoğan'ın ruh halini
konuştuk.
GÜÇLÜYE BİAT YOKSULA
ÖFKE
AYDINLIK- Kitabınızın adı
Biat ve Öfke. Siz 'öfke'yi anlamaya çalışarak
başlamışsınız. Biz de söyleşiye
öyle başlayalım'
DR. CEMAL DİNDAR- Tayyip Bey çabuk
öfkeleniyor.
Bu öfkenin, Mersin'deki çiftçi örneğinde olduğu
gibi, sıklıkla yoksulları hedef
aldığını görüyoruz.
Biat ve öfke dediğimizde bunları ayrı
ayrı değil, bir arada ele alma gereksinimindeyiz. Çünkü
biata dayalı her türlü insan ilişkisinde iki
karşıt duygu bir arada yaşanmaktadır.
Bağımlılık ve öfke.
Biz bir kişiye biat ediyorsak aynı zamanda ona
öfke duymayı da güçlü bir biçimde hissedebiliriz.
Biat ettiğimiz kişiye öfkelenemediğimizde ise
öfkemizi başkalarından, bizden görece daha zayıf
olduğuna kani olduğumuz kişilerden çıkarırız.
Yani biat'a dayalı ilişkilerde öfkenin diyalektiği
söz konusudur. Tayyip Bey'in politik yaşamında
da ne kadar biat etmek zorunda kalırsa o kadar çok öfkelendiğini
gözlemliyoruz.
AYDINLIK- Biat ve öfke arasında
belirleyici olan hangisi, biat mı?
DR. DİNDAR- Evet. Tayyip Erdoğan açısından
belirleyici olan biat sürecidir.
12 EYLÜL'ÜN TİPİK ÜRÜNÜ
AYDINLIK- Kitabınızda Tayyip
Erdoğan'ı tipik bir '12 Eylül ürünü' olarak değerlendiriyorsunuz.
Açar mısınız?
DR. DİNDAR- 12 Eylül, Türkiye'de solun
tam tırpanlandığı bir dönem. 12 Eylül'den
sonra solun bir daha o güçte ortaya çıkmaması için
ve örgütlü olamaması için her türlü manevra yapıldı.
Sendikaların, siyasi partilerin önüne çeşitli
setler konuldu. Sınıf ve siyasal iktisat
merkezli örgütlenme ve siyaset biçimleri bastırıldı.
Değerler silsilesi üzerinden siyaset yapılmaya
başlandı. Etnik ve dini siyaset biçimleri iktisat
temelli olanın önüne geçti.
Şu an güncel anlamda yaşadığımız
sorunlar da aslında bu temelden kaynaklanıyor.
İktisat temelli bir siyaset
olsaydı, Tayyip Erdoğan iktidar olamazdı.
Çünkü 12 Eylül aynı zamanda, Türkiye'de
yetenekli olanın cezalandırıldığı,
ortalama olanın öne çıktığı bir dönemin
önünü açtı ve din siyasete daha fazla müdahil olmaya
başladı. Ortalama zihne sahip
insanların yüksek kademelere erişmesi kolaylaştırıldı.
HİÇBİR KONUDA DERİN
BİLGİSİ YOK
AYDINLIK- Sizce Tayyip Erdoğan ortalama
bir zihne mi sahip?
DR. DİNDAR- Evet. Tayyip Erdoğan'ın
çok çeşitli konular üzerinde katiyen derin ve teorik bir
bilgiye sahip olmadığını, düşünsel
bir yatırımı bulunmadığını açıkça
görüyoruz. Tayyip Erdoğan'ın kuramsal bir
zihni yok. Ama pragmatizmi güçlü ve insanları
etkilemeyi iyi biliyor.
ÖZAL REJİMİNİN ÇIKARCI İNSANI
AYDINLIK- Ortalama olmak derken neyi
kastediyorsunuz?
DR. DİNDAR- 12 Eylül'den söz ederken
bunun yanı sıra başka bir tarihten de söz etmek
anlamlı olur.
Bu tarih 24 Ocak'tır. 24 Ocak kararlarıyla birlikte ki
bu kararların sorumlusunun da Turgut Özal olması bir
rastlantı değil. Turgut Bey'in Başbakan
ve Cumhurbaşkanı olduğu dönemlerde Türkiye'de
belirli bir insan tipolojisi üretildi.
Manevi değerleri ve diğerkamlığı rehber
edinen ve vicdanına uyarak davranan bireyin yerine, sadece
ve sadece kendi çıkarını gözeten, neoliberal
iktisatı, değerleri temel alan ve güçlünün zayıfın
üzerine basarak yükselmesini yücelten, ortalama zihinli birey
anlayışı ön plana çıkarıldı.
İnsanlar, paylaşım ve yardımseverlik gibi
değerlerle yaşamayı unuttular. Tayyip Erdoğan her ne
kadar biz Batı'nın ahlaksızlığını
aldık dese de, ülkemize baktığımızda
12 Eylül'den beri başkasının üzerine basarak yükselen
insan modelinin egemenliğine şahit olmaktayız.
AKP kadroları da bu sürecin içindedir.
AB'YE SIRTINI DAYAMA
AYDINLIK- 3 Ekim 2005, Türkiye-AB
müzakerelerinin başlaması için Avrupa liderlerinin
karar aldığı tarih. Tayyip Erdoğan için
kritik bir dönüm noktası olarak görüyorsunuz. Nedir bu
tarihin önemi?
DR. DİNDAR- 3 Ekim, 28 Şubat'taki
İslami kadrolarda yaşanan kırılmanın
tersine çevrildiği tarihtir. 3 Ekim ayrıca,
AB kriterleri açısından da önemli bir tarih. 3 Ekim,
bu konuya zihinsel ve duygusal yatırımlar yapanlar
yapmayı planlayan belirli bir kesim için, bir umut kaynağı
oldu. Bu kesimler Türkiye'nin AB'ye katılmasıyla bütün
sorunların giderileceği gibi bir düşünceyi
benimsediler.
O dönem gazetelerine baktığımızda
yoğun bir umut pompalaması olduğunu görüyoruz.
28 Şubat'taki bu kırılmanın tersine
çevrilmesi sürecindeki ana dinamikler ise şunlardır:
İslami bir partinin öncülüğünde, Türkiye'de
devletin de politikası haline gelen AB'ye katılma
projesi, Avrupa Birliği projesi ciddileşti.
Bu esnada AKP iktidarı kamuoyu nezdinde 'Biz AB'ye sırtımızı
ne kadar yaslarsak iç dinamikleri o kadar iyi kontrol ederiz'
yanılsamasını yarattı.
3 Ekim tarihiyle birlikte bu AB yanılsaması
İslamcı kesim açısından bakacak olursak, 28
Şubat'ın rövanşı olarak değerlendirildi.
Ancak Danıştay saldırısı
sonrasını izleyen dönem bu sürecin bir yanılsama
olduğunu açık ve net bir şekilde ortaya koydu.
3 EKİM'DEN SONRA 'BABALANMA'
AYDINLIK- 3 Ekim öncesi ile 3 Ekim sonrasında
Tayyip Erdoğan açısından neler
değişmiştir?
DR. DİNDAR- 3 Ekim sonrasında,
ruhsal bir çözümlemeyle olaya bakmak gerekirse, Tayyip Erdoğan
'Babalık' rolünü daha fazla üstlendi. AKP'de
bu sürecin birinci öznesidir.
3 Ekim sürecinde ekranda Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan'dan
daha fazla gözükmekteydi. Tayyip Erdoğan 3 Ekim
kararlarını açıklamayı AKP Genel
Merkezi'ne, 'evine' taşıdı. Yani
asıl büyük duyuru orada yapılmıştır.
Burada süreci kontrol altına alma konusunda parti
içindeki çatışmaların o günlerde filizlendiğini
görüyoruz.
Şimdilerde basında, Abdullah Gül ve Recep Tayyip Erdoğan
iki ayrı klik gibi anlatılıyor, ancak o zamanlar
İslami basın sürekli olarak Tayyip Erdoğan ile
Abdullah Gül'ün kardeş gibi olduklarını,
birbirlerine ters bir harekette bulunamayacaklarını
yazıp çiziyordu.
Hem de bu tür yazılar AKP'nin en güçlü olduğu bir
zamanda kaleme alınıyordu. Şimdilerde de
bu karşılıklı güven tazeleme haberleri
zaman zaman çıkıyor. Bir hizipleşmenin olduğuna
işarettir.
BERABER YÜRÜMEKTEN 'BENİM YOLUM'A
AYDINLIK- Bir de Frank Sinatra'nın 'My
Way' şarkısı gündeme getirilmişti, bu
ne anlama geliyordu?
DR. DİNDAR- Tabii o MTV söyleşisinde
asıl vahim olan şey başka.
O söyleşide Erdoğan aynen şöyle diyor:
'Yoksulluğun tarihe gömülmesi gibi bir durum
olamaz. Çünkü fakir-zengin her zaman olmuştur.
Her zaman da olacaktır.'
Üstelik MTV'nin liderlerle söyleşiye konu ettiği
o konserler dizisinde milyonlarca insan 'yoksulluğu tarihe
gömelim' diye bağırıyordu etkinliğin ana
sloganı da buydu!
Tayyip Erdoğan'ın da seçim sloganı 'Kimsesizlerin
Kimi' sloganıydı.
Ancak Takva filminde de çok güzel
anlatıldığı gibi yoksulluk İslamiyet açısından
çok temel bir gerçeklik ve gereksinim gibi.
Özellikle yoksullar açısından bakarsak, kömür
dağıtmanın altında aslında yoksulluğu
derinleştirmekten başka bir amaç güdülmediği açık.
Dünya çapındaki eşitsizliği Türkiye'de de
kökleştirmeye yönelik bir politikanın yürürlükte
olduğu yargısı kesinlikle doğru bir
tespittir.
Frank Sinatra'nın My Way (benim yolum)
şarkısına gelecek olursak; 'Beraber yürüdük biz bu yollarda'
özellikle kardeşlikle yürünen bir yola vurgu yapmaktadır.
Oysa Frank Sinatra'nın şarkısındaki yol, 'Beraber
yürüdük biz bu yollarda'
şarkısındakinden oldukça farklıdır.
Sinatra'nın şarkısı Tayyip Erdoğan'ın,
mevcut kardeşlik bağından artık kendisini sıyırma
gayreti içinde olduğunu gösteriyor.
Netice itibariyle bu şarkı, Tayyip
Erdoğan'ın siyasal yaşamının bir
özetidir. Tayyip
Erdoğan'ın Amerikan kültürüne ait bir şarkıyı
rehber edinmesi de bize, Tayyip Erdoğan'ın zihin dünyası
ve yaptığı tercihler hakkında açık ve
seçik bilgi veren başka bir ipucudur.
SAHTE ANNE!
31 Mayıs 2005 tarihli gazetelerden bir haber:
Başbakan Erdoğan, hastanede yatan ağabeyi Hasan
Erdoğan'ı ziyaret etti.
Süreyyapaşa Göğüs ve Kalp Damar Hastalıkları
Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde 3 günden beri
yatan 79 yaşındaki Hasan Erdoğan'ın göğüs
sancıları bulunduğu öğrenildi. '
hastane bahçesinde Başbakan Erdoğan'ın
konvoyunun gelişini görüntülemek isteyen Cihan kamerası
Başbakanlık korumaları tarafından engellendi.
Dr. Cemal Dindar bu olay üzerine kitabında soruyor: 'Bir
insanın kendi ağabeyini hastanede ziyaret etmesinin görüntülenmesine
itirazı ne olabilir?'
AYDINLIK- Erdoğan, ağabeyini
ziyaretten 4 gün sonra AKP Isparta Kongresi'nde 'Her şeyden
önce çocuğun annesi kim hikayesi var ya, sahte annaler de
çıkabilir' diye bir söz ediyor. Nedir bu 'sahte
anne'?
DR. DİNDAR- O sırada parti içerisinde
yolsuzluk iddiaları ayyuka çıkmış durumda.
Parti içerisinde birtakım karşı sesler yükseliyor.
O süreç içerisinde bu olayların, kol
kırılır yen içinde kalır şeklinde
üstü örtülmüştür.
Tayyip Erdoğan'ın tam da bu süreçle eş
zamanlı olarak sarf ettiği 'sahte anne' ifadesi öyle
pek de herkesin anladığı bir ifade olmamıştı.
Bu konuşmanın Tayyip Erdoğan üzerindeki anlamına
gelecek olursak. Birincisi Tayyip
Bey bu konuşmasında babasının çok eşliliğini
vurguluyor.
Tayyip Erdoğan'ın üvey kardeşleri var.
Dolayısıyla buradaki sahte anne sözü, ev içindeki
atmosferi yansıtıyor.
Bir yanda üvey kardeşler ve diğer tarafta da gölge
şeklinde sahte anneler var. Tabii daha derin bir yorum
yapabilmek için daha fazla bilgiye ihtiyaç var.
Yalnız burada şunu vurgulamak gerekir; Tayyip
Bey'in kendi kişisel öyküsünü ve aile öyküsünü
siyasete çok fazla bulaştıran bir retoriği var.
Bu ise zaman zaman birtakım sıkıntılar
yaratıyor,
zaman zaman da benzer
dinamiklerle akıp giden yaşam öykülerine sahip halk
kitleleri ile daha güçlü bir iletişim kurmasını
sağlıyor.
Fakat bütün bu süreç, tuhaf bir şekilde Cengiz Çandar'ın
'Başbakanlık siyasal psikanaliz yeri değildir,
orası çok daha kişisel olmayan konuların yeridir
ve şahsi problemlerin egemen olduğu bir tartışma
alanı haline gelmemelidir'
şeklinde beyan ettiği ifadesiyle anlam kazanıyor.
Başbakanlık, şahsi nitelikteki dertlerin gündeme
geldiği bir makam olmamalıdır. Oysa Tayyip
Erdoğan döneminde başbakanlık, toplumsaldan
ziyade kişisel dertlerin daha fazla konu edildiği bir
makam haline gelmiştir.
BABA KATLİ
AYDINLIK- Tayyip'in büyük
dedelerinden Bakatoğlu Ahmet, oğlu tarafından öldürülüyor.
Bir oğlun babasını öldürmesi sık rastlanan
bir durum değil. Bunu sizce nasıl yorumlamak gerekir?
DR. DİNDAR- Bu gerçekten çok
şaşırtıcı bir bilgi. Bu Tayyip Bey'in
soy ağacında yer alan bilinen ilk önemli vaka. Tempo
dergisi o bilgiye yer verdiği araştırmasında
köylülerle görüşülerek Tayyip Bey'in soy ağacının
çıkartıldığını belirtiyor.
Genellikle bütün Anadolu köylerinde anlaşılmaz
ve çok trajik bir olay yaşandığında, olay
akli bozuklukla açıklanmaya çalışılır.
O söyleşide de böyle anlatılmış. Tabii
burada önemli olan başka bir şey daha var, benim
uzmanlık alanım olan psikiyatri açısından. Freud
uygarlığın ve kültürün kökeninde baba
katlinin yer aldığını söyler.
Freud'a göre 'Baba' başlangıçta her şeyin
sahibiydi.
Kadınların, zamanın ve mekanının ve
topluluklarda bireylerin hareketleri üzerinde mutlak tasarruf
sahibiydi.
Fakat bir süre sonra erkek kardeşler bir ortaklık
kurdular ve babayı katlettiler. Bu ilk cinayetti.
Bu olaydan sonra olayın yaşattığı
dehşetengiz anıları yumuşatma yoluna gidildi
ki bu da, uygarlık sürecinin Freud açısından
nasıl meydana geldiğini açıklayan bir argümandır.
Fakat şimdi biz bu olayın tarihte
yaşanmış ve bitmiş olduğunu kabul etsek
bile, Freud
bize, olayın anısının bilinçdışında
sürüp gittiğini ve çeşitli toplumsal ve bireysel
olaylarda farklı biçimlerde ve farklı tonlarda
yeniden ortaya çıktığını söyler.
Tayyip Erdoğan'in ailesinde Ahmet adının
kuşaklar boyunca birden çok kişiye verildiğini görüyoruz.
Bu o ilk baba katlini reddetmek için psikolojik bir
savunma olmuştur.
Ahmet Bey bu isimlendirme süreciyle yeniden diriltilmeye çalışılıyor.
Tayyip Erdoğan da nitekim, torununun adını 'Ahmet
Akif' koymuştur. Burada 150 yıllık bir
dertten söz ediyoruz. Ve dert ve derman arayışı
deyim yerindeyse hâlâ devam ediyor.
İMAM HATİPLİLER VE DÜŞMANLAR
AYDINLIK- İmam Hatiplerin
Erdoğan'ın ruh durumu üzerinde ne gibi bir etkisi
var?
DR. DİNDAR- Örneğin sekiz
yıllık temel eğitim
tartışmalarında; 'kediye
yavrusunu mu boğduracaksınız?' sözleri'
Tayyip Erdoğan'ın bu retoriğinin altında
yatan temel etken imam hatip yıllarında
yaşadıklarıdır.
İmam Hatip okulu Erdoğan için, kolektif bir
kimlik duygusunun yaratıldığı bir mekan olmuştur.
İmam hatipin Erdoğan'ın yaşamındaki güçlü
etkisi, arkasına aldığı kitlelere yönelik
tutumunda oldukça belirgindir. Yani mevcut tablo şudur:
Bir yanda Tayyip Erdoğan ve imam hatipli arkadaşlar,
diğer yanda bu arkadaşlığı bozma fırsatını
an be an değerlendirmeye yeltenen düşman bir dış
dünya.
Mekan İmam Hatip olduğunda, bu dış dünyanın
en güçlü ögesi ise, din karşıtlığıdır.
Dolayısıyla türban ve imam hatip, Erdoğan için
daha o sıralarda, İmam Hatipli
arkadaşlarıyla kurduğu duygusal bağlardan
ötürü, ileride siyasal anlamları belirginleşecek
birer simge haline gelmişti.
Bu, 'Biz ve düşman bir dış dünya'
ikiliği, Tayyip Erdoğan'ın
sorunları çözme politikasında da kendisini gösteriyor.
Tayyip Erdoğan, türbanlı ve imam hatiplileri
ortalıkta dolaşan bir katil tarafından yok
edilmesi an meselesi olan bu yüzden de sürekli korunmaya
muhtaç bir gurup olarak görüyor.
SEÇİLEMEYİNCE BAYILDI
Tayyip Erdoğan'ın ruh durumuyla ilgili önemli
bir tanıklık da Mehmet Metiner'den'
Erdoğan 1991 genel seçimlerinde ön seçimde partisinden
liste başı olarak milletvekili adayı oluyor.
Ancak RP Genel Merkezi tercihlerini Mustafa Baş'tan yana
kullanıyorlar.
Metiner, şöyle yazıyor:
'Tayyip Erdoğan tercih oylarıyla Mustafa Baş'ın
seçildiğini öğrendiğinde -yanında olduğum
için biliyorum- sinirinden düşüp bayılmıştı.'
AYDINLIK- Bu olayı nasıl
çözümlersiniz?
DR. DİNDAR- Sıkıntıdan
olduğunu tahmin ediyorum. Bu olay Erdoğan'ın
gelişmelere o an için katlanabilecek durumda olmadığını
ve bir mola istediğini gösteriyor.
Bu tür sıkıntı ve bunalma belirtileri her
insanda görülebilir. Tabii her insanda bayılma biçiminde
ortaya çıkmasa da hepimiz zaman zaman çok sıkıntılı
bir ortamdan kaçıp uzaklaşma duygusunu
tatmışızdır.
AYDINLIK- Ama 'sinirden bayılmak'
sık rastlanan bir durum değil'
DR. DİNDAR- Babası ile Necmettin
Erbakan'ın Tayyip Erdoğan'ın hayatındaki
yeri bir süreklilik arz etmektedir. Siyasetteki babası
Erbakan'dır. O dönemler siyasal islamın
kadrolarını İmam Hatiplerden
devşirdiğini biliyoruz. Erbakan
hoca Tayyip Erdoğan'ın babasının yerini alıyor.
Tayyip Bey'in babası çok öfkeli biri.
Yine de tüm cezalandırmalara karşı Tayyip Bey
evin prensi.
Babasını yeri geldiğinde yumuşatabiliyor. Bu
baba tipi sadece Tayyip Erdoğan'ın ailesinde geçerli
değil, Türkiye'de bu tarz babanın bulunduğu birçok
aile mevcut. Bu tür ailelerde baba dışarıya
karşı yardımsever ve yumuşak bir insan
olarak gözüküyor. Ancak evde, bunun tam tersine öfkeli ve
cezalandırıcı.
Bu evde ise, seçilmiş çocuk Tayyip Erdoğan
olarak gözüküyor. Tüm cezalandırmalara
karşı Tayyip Bey evin prensi. Ayrıca Tayyip bey,
babasını yeri geldiğinde yumuşatabiliyor. Bu
da onun seçilmişliğini ortaya koyan bir unsur.
Buradaki yoğun bilinçdışı çatışmayı
düşünecek olursak Tayyip Erdoğan'ı da en çok
zorlayan şeyin aslında Erbakan'ın onu seçmemesi
olduğunu söyleyebiliriz. Sıkıntının
kaynağı açık.
AYDINLIK- Kitabınızda Tayyip
Erdoğan için ne zaman başı derde girse retoriğindeki
kadın vurgusu güçleniyor diyorsunuz. Bunu nasıl
yorumlamak gerekir?
DR. DİNDAR- Şöyle yorumlayabiliriz: Babaya
karşı anne oğul ittifakı bizim aile yapımızda
baskındır. Bak yeter artık o çocuktur
vs.. gibi teskin edici sözler, eğer kadının görece
gücünü koruduğu bir aile ise, anne tarafından
babaya sıklıkça sarf edilir ve bu oldukça yaygındır.
Başka bir örnek, annemize duyduğumuz
yakınlığı babamıza karşı
duymayız.
Otorite çok baskın olmaya başladığında
aşk, şefkat gibi duygulara gereksinim daha fazla ön
plana çıkar. Bu süreç aile içerisinde babaya karşı
anne-oğul ittifakı biçiminde ortaya çıkmaktadır.
Bu yüzden bu psikolojik süreç Tayyip Bey'in hayatında
ayrıca önemlidir. Örneğin Beyoğlu ilçe başkanlığı
döneminde Tayyip Erdoğan siyasette kadınlara yer
verdi. Bu adım siyasal İslam'ın
başarılı olmasına neden olan etkenlerden
önemli bir tanesi olarak kabul edilebilir.
SARANIN ROLÜ
AYDINLIK- Kitabınızda, Tayyip
Erdoğan'ın bu tür davranışlarını
sara hastalığına bağlamıyorsunuz?
DR. DİNDAR- Açıkçası o konuda
bir hekim olarak bazı yazarların öne sürdüğü
gibi Tayyip Erdoğan'ın saralı olup
olmadığı konusunda ne herhangi somut bir bilgi ve
dayanağa sahibim ne de böyle bir teşhis koyacak
durumda değilim.
Ayrıca zaten kitabımda bu hususları organik
durumlardan atıfta bulunarak açıklamaktan ziyade,
psikolojik süreçlere dayanarak açıklamaya çalıştım.
Ben psikolojik süreçlerin, Tayyip Erdoğan'ın
kişisel öyküsünü yeterince açıkladığına
inanıyorum. Kanaatim bu yöndedir.
DANIŞMANI ÇOK ÇÜNKÜ BİLGİYLE DERİN
BAĞ KURAMIYOR
AYDINLIK- Tayyip Erdoğan için 'bilgiyle
derin bir bağ kuramıyor' yorumunu
yapıyorsunuz. Bu yorumunuz neye dayanıyor?
DR. DİNDAR- Bir kere Tayyip Erdoğan'ın çok
fazla danışmanı var. Ayrıca Tayyip
Erdoğan'ın hiçbir zaman bir düşünüre, bir
bilim adamına ya da bir siyaset uzmanına atıfta
bulunarak açıklamalar yaptığına şahit
olmadım.
Bu konuda ayrıca bir şey söylemek gerekirse,
Tayyip Bey'ın bilgiyle kurduğu en derin bağın
imam hatipteki öğrenim hayatında kazandığı
bilgilerden kaynaklandığını söyleyebilirim.
Bunun da ne kadar zihinsel ne kadar gönül bağı
olduğuna karar veremiyorum. Ayrıca Tayyip Bey'ın
kendisi söylüyor:
'bana özet çıkarıyorlar, ben bütün metinleri
okumuyorum.'
AYDINLIK- Bir de attan düşme hikayesi
var. Herkes attan düşebilir. Ama bir başbakan niye
toplumun önünde ata binme ihtiyacı hisseder? Bir de
Tayyip Erdoğan'ın yürüyüş şekli var?
Neden böyle davranıyor sizce'
DR. DİNDAR- Türkiye'de 'uzamış
delikanlılık'lar var. Ergenlik dertlerini kolay
halleden bir toplum değiliz. 60 yaşında
da 80 yaşında da delikanlı olmaya çalışıyoruz.
Mesela biz 50 yaşındayız, babamız ise 70. O
halde bile babamızın bize 'çocuğum' demeye devam
ettiğini ve bu tür bir ilişki biçiminin birçok
ailede varolduğunu biliyoruz. Onunla iki yetişkin
olarak konuşma şansı ise oldukça azdır.
Bu anlamda Tayyip Erdoğan özelinde, ergenlik ve
imam hatip dönemi bağlantısının onun için
derin bir anlama geldiğini söyleyebiliriz.
Bir kere İmam Hatip, Erdoğan için, evdeki babadan
kurtuluşu simgeliyor. Ayrıca imam hatipteki
yatılı kalma durumu da ondaki kardeşlik ve
paylaşma duygusunu derinleştirmiş.
'Beraber yürüdük biz bu yollarda'
şarkısını bu kadar benimsemesinin nedeni
ise, onun imam hatipte edindiği cemaatleşmeye varan
kardeşlik duygusudur.
Bu duygu onun hep kendi gibi düşünenlerle hareket
ettiğini gösteren ve kendisiyle aynı şekilde düşünmeyenleri
dışlayan tutumunun açık bir göstergesidir.
Tayyip Bey'in retoriğini tanımlama konusunda
Ertuğrul Özkök önemli bir tarif getirdi.
Özkök makalesinde, Tayyip Erdoğan'ın
belagate duyduğu aşkı, belagat şehveti
olarak niteledi.
Bu makale Tayyip Erdoğan'ın retoriğini cinsellik
tonu belirgin bir deyimle ifade etmesiyle ilginçti.
Bu açıdan bakarsak, Sakarya şiirini gümbür gümbür
okuması, İmam Hatip Lisesi'ndeki 'Biz bize
geceleri'nde sunuculuk yapması gibi olaylar Tayyip
Erdoğan'ın şimdiki ateşli söylemlerinin
nüvesini meydana getirmiştir.
Bunların hepsinde ergenlik döneminin yüceltilmesini
görmek mümkünüdür.
KİTAPTAN
Babasının ayakkabılarını öperdi.
Dr. Cemal Dindar kitabında Ruşen Çakır ve Fehmi
Çalmuk'un
'Recep Tayyip Erdoğan-Bir Dönüşüm Öyküsü'
kitabından çarpıcı bir alıntı
yapıyor. Aktarıyoruz:
'Reis Kaptan sinirli bir adamdı. Sinirlendiğinde
evden kimse ona yaklaşamaz, irtibat kuramazdı.
Ama onun Recep Tayyip'e karşı özel bir ilgisi vardı.
Tenzile Hanım da bunu keşfetmişti.
Evin babası sinirli olduğunda iş Recep Tayyip'e düşerdi.
Hemen Reis Kaptan'ın yanına sokulurdu. O
kollarına sığındığında Reis
Kaptan'ın siniri kalmazdı.
Recep Tayyip babasını üzdüğü zaman
inanılmaz bir şey yapardı: Reis Kaptan'ın
ayakkabılarını öperdi. Bunu gören Reis Kaptan
sakinleşir, gözlerinden yaşlar süzülür, bütün
çocuklarda babalarıyla birlikte ağlardı.'
|